Yanlış Ev

Paylaş...
Share on Facebook0Tweet about this on Twitter0Share on Google+0Pin on Pinterest0
The Wrong House
James N. Young(İngilizce)
Yanlış Ev
James N. Young(Türkçe)
 The night was dark. And the house was dark. Dark-and
silent. The two men ran toward it quietly. They slipped
quickly through the dark bushes, which surrounded the house.
They reached the porch, ran quickly up the steps, kneeled-down,
breathing heavily, in the dark shadows. They waited-listening
whisper: ”we can’t stay here….Take this suitcase….Let me try
those keys. We’ve got to get in!”
Ten-twenty –thirty seconds. With one of the keys the one
man opened the door. Silently, the two men entered the house,
closed the door behind them, locked it.
Whispering, they discussed the situation. They wondered if
they had awakened anyone in he house.
“Let’s have a look at this place.” “Careful ,Hasty!” “Oh, there
is not anybody awake!” And the soft rays of a flashlight swept
the room.
It was a large room. A living room. Rugs, carefully rolled,
lay piled on one side. The furniture –chairs, tables, couches-was
covered by sheets. Dust lay like a light snow over everything.
The man who held the flashlight spoke first. ”Well, Blackie,”
he said, “We’re in luck. Looks as if the family’s away.”
“Yeah, Gone for the summer, I guess. We better make
sure, though. Huh.”
Together they searched the house. They went on tiptoe
through every room. There could be no doubt about it. The family
was away. Had been away for weeks.
Yes, Hasty Hogan and Blackie Burns were in luck. Only
once in the past ten days had their luck failed them. It had been
with them when they made their big robbery-their truly
magnificent robbery-on the Coast.
 Gece karanlıktı. Ve ev karanlıktı. Karanlık ve sessiz. İki
adam sessizce ona doğru koştular. Evi çevreleyen
karanlık çalılıkların arasından hızla geçtiler. Verandaya ulaşıp,
süratle merdivenleri çıktılar ve karanlık gölgede derin derin
nefes alarak diz üstü çöktüler. Etrafı dinleyerek beklediler.
“Burada , dışarıda bekleyemeyiz…çantayı al… şu anahtarları bir
deneyelim….içeri girmeliyiz” diye fısıldaştılar.
“on-yirmi-otuz saniye. Adamlardan biri anahtarlardan
biriyle kapıyı açtı. Sessizce iki adam eve girdi, arkalarından
kapıyı kapattılar, ve kilitlediler..
Fısısldaşarak durumu değerlendirdiler. Evden herhangi
birini uyandırıp uyandırmadıklarını merak ettiler.
“Şuraya bir göz atalım!” “ Dikkatli ol, Hasty !” “Oh, uyanık
kimse yok!”. Ve hafif fener ışığı odayı taradı.
Büyük bir odaydı. Oturma odası. Dikkatle rulo yapılan
halılar bir kenara yığılmıştı. Sandalyeler , masalar, kanepeler gibi
mobilyalar bezlerle örtülmüştü. Toz ince bir kar gibi herşeyin
üzerindeydi.
Feneri tutan adam İlk olarak konuştu. “Evet Blackie,
şanslıyız. Aile tatile çıkmış gibi görünüyor.”dedi.
“Evet tahminimce yaz tatiline gitmişler, yine de emin olsak
iyi olur, değil mi?”
Beraber evi araştırdılar. Bütün odaları ayaklarının ucuna
basarak aradılar. Hiç şüpheleri kalmamıştı. Aile gitmişti.
Haftalardır uzaktaydılar.
Evet, Hasty Hogan ve Blackie Burns şanslıydılar. Geçen
on gün içinde sadece bir keresinde şansları yaver gitmedi.
Sahildeki büyük soygunlarında -ki gerçekten muhteşem bir
soygundu-, şansları yaver gitmişti.
 


 It had been with them during their thousand-mile trip
eastward, by automobile. It had been with them every momentbut
one.
That moment had come just one hour before. It came when
Blackie, driving the car, ran over a policeman. And Blackie,
thinking of the suitcase at Hasty’s feet, had driven away. Swiftly.
There had been a chase, of course. A wild crazy chase.
And when a bullet had punctured the gasoline tank, they had
had to abandon the car. But luck or no luck, here they were.
Alone, and without a car, in a completely strange town. In the
suitcase, neat little package on neat little package, lay nearly
three hundred thousand dollars!
“Listen,” said Mr. Hogan. “We have to get a car. Quick, too.
And we can not steal one- and use it. It’s too dangerous. We
have to buy one. That means that we have to wait until the stores
open. That will be about eight o’clock in this town.”
“But what are we going to do with that?” And Mr. Burns
pointed to the suitcase.
“Hide it right here. Sure! Why not? It’s much safer here than
with us- until we get a car.”
And so they hid the suitcase. They carried it down to the
cellar. Buried it deep in some coal, which lay in a corner of the
cellar. After this, just before dawn, they slipped out.
“Say, Blackie,” Mr. Hogan remarked as they walked down
the street, “The name of the gentleman we are visiting is Mr.
Samuel W. Rogers.”
“How do you know?”
“Saw with on some of them books. He’s surely got a
wonderful library, hasn’t he?”
The automobile salesrooms opened at 8 o’clock, as Mr.
Hogan had supposed.
 Bu şansları doğuya doğru otomobille yaptıkları bin millik
yolculukları boyunca hep onlarla beraberdi. Bu şans, sadece bir
kez hariç her an için onlarla beraberdi.
O an bir saat önce oldu. Blackie arabayı kullanırken bir
polisi ezmişti. Ve Blackie arabayı kullanırken Hasty’nin ayağının
yanındaki çantayı düşünürek hızla oradan uzaklaştı.
Elbette bir kovalamaca olmuştu. Vahşi ve çılgınca bir
takip. Ve bir kurşun benzin deposunu delince arabayı terketmek
zorunda kalmışlardı. Fakat şans veya şanssızlık işte
buradaydılar. Yalnız, arabasız ve tümüyle yabancı bir kasabada.
Çantanın içinde üst üste düzenli konmuş deste deste yaklaşık
üç yüz bin dolar yatıyordu.
“Dinle” dedi Hogan “ bir araba bulmak zorundayız. Hem
de çabuk. Ve bir araba çalıp onu kullanamayız. Bu çok tehlikeli
olur. Bir tane satın almak zorundayız. Bu da demek ki sabah
dükkanlar açılıncaya kadar beklemek zorundayız. Bu kasabada
dükkanların açılması saat sekiz gibi olur.”
“Fakat bununla ne yapacağız” ve Burns çantayı gösterdi..
“Onu tam buraya sakla. Kesinlikle! Neden olmasın? Biz bir
araba buluncaya kadar bizimle olmasındansa burada olması
daha güvenli.”
Ve böylece çantayı sakladılar. Onu aşağı bodruma
taşıdılar. Bodrumun bir köşesine istiflenmiş bir miktar kömürün
içine iyice gömdüler. Bundan sonra, şafaktan az evvel, dışarı
çıktılar.
Hogan caddeden aşağı doğru yürürlerken “Baksana
Blackie” “ziyaret edeceğimiz beyefendinin ismi Samuel W.
Rogers” diye dikkatini çekti.
“Nasıl bildin?”
“Kitaplarının bazılarının üzerinde gördüm. Cidden
mükemmel bir kütüphanesi var; öyle değil mi?”
Hogan’ın tahmin ettiği gibi otomobil satış yeri saat sekiz
de açıldı.
 Shortly before nine , Mr. Hogan and Mr. Burns had a car.
A very nice little car. Very quiet. Very inconspicuous. And very
speedy. The dealer lent them his license plates and away they
rode.
Three blocks from the house, they stopped. Mr. Hogan got
out. Walked toward the house. He had just to go around to the
rear, he thought, and slip in..
Fifty yards from the house he stopped. Stared, swore softly.
The front door was open. The window shades were up. The
family had returned!
Well, what bad luck. And what could they do? Break into
the cellar that night, and pick up the suitcase? No-too dangerous.
Mr. Hogan would have to think of something.
“Leave it to me, kid “ He told Mr. Burns. “You drive the car.
I’ll do the special brainwork. Let’s find a telephone. Quick.”
Directory. Yes , there it was- Samuel W. Rogers, Plain view
6329. A moment later he was talking to the surprised Mr. Rogers.
“Hello,” he began, “ Is this Mr. Rogers – Mr. Samuel
Rogers?”
“Yes, this is Mr. Rogers.”
Mr. Hogan cleared his throat. “Mr. Rogers, “ he said—and
his tone was sharp , official ,impressive—“this is Headquarters ,
Police Headquarters , talking. I am Simpson. Sergeant Simpson,
of the detective division—“
“Yes , yes “ came over the wire.
“The Chief –the Chief of Police , you know,”—here Mr.
Hogan lowered his voice a little—“has ordered me to get in touch
with you. He’s sending me out with one of our men to see you.”
“ Am I in trouble of some kind ?” asked Mr. Rogers.
“No, no, no. Nothing like that. But I have something of
great importance to talk to you about.”
 Saat dokuzdan az evvel Hogan ve Burns bir araba satın
aldılar. Çok hoş, küçük bir araba. Çok sessiz , göze batmayan.
Ve çok da hızlı. Satıcı onlara kendi arabasının plakasını ödünç
verdi ve onlar sürüp uzaklaştılar.
Evden üç blok ötede durdular. Hogan dışarı çıktı ve eve
doğru yürüdü. Sadece evin arkasına geçip, içeri girmeyi
düşündü.
Evden elli yard ötede durdu . Dikkatlice baktı, sessizce
küfretti. Ön kapı açıktı ve pencere kepenkleri açılmıştı. Aile geri
dönmüştü.
Ne kötü şans ama. Peki şimdi ne yapabilirlerdi. Bodruma
bu gece kapısını kırarak girmek ve çantayı almak mı? Hayır -çok
tehlikeli. Hogan bir şeyler düşünmek zorundaydı.
Burns’e “Bana bırak, opğlum” dedi “sen arabayı sür.Ben
özel beyin işini yapayım. Bir telefon bulalım. Çabuk!”
Bir telefon rehberi. İşte burda. Samuel W. Rogers, Plain
View mahallesi no:6329. Bir süre sonra şaşkın Bay Rogers’la
konuşuyordu..
“Merhaba” diye başladı “Bay Rogers’la mı? bay Samuel
Rogers mı ?”
“Evet, ben Samuel Rogers.”
Hogan bogazını temizledi ve kesin, resmi, etkileyici bir ses
tonuyla “Sayın Rogers” dedi. “Burası karakol, polis karakolu
konuşuyor. Ben Simpson. Dedektif bölümünden Çavuş
Simpson.”
Telefondan “Evet, evet” diye ses geldi..
“Şef, polis şefi bilirsiniz” dedi ve bu arada sesini biraz
düşürerek “sizinle görüşmemi emretti. Beni bir adamımızla sizi
görmeye gönderiyor.”
“Bir tür belanın içinde miyim?” diye sordu Sayın Rogers.
“Hayır , hayır , hayır. Öyle birşey değil. Fakat sizinle
hakkında görüşmem gereken çok önemli bir konu var.”
 “Very well,” came the voice of Mr. Rogers. ”I’ll wait for
you.”
“And, Mr. Rogers” Mr. Hogan cautioned, “ please keep quiet
about this. Don’t say anything to anybody. You’ll understand why
when I see you.”
On the way back to the house, Mr. Hogan explained his
idea to Mr. Burns. Within ten minutes “Sergeant Simpson” and
“Detective Johnson” were conversing with the surprised Mr.
Rogers. Mr. Rogers was a small man . Rather insignificant. He
had pale blue eyes. Not much of a chin. A funny little face. He
was nervous—a badly frightened man.
Mr. Hogan told the whole story. Somewhat changed. Very
much changed. And Mr. Rogers was surprised ,but delighted. He
accompanied Mr. Hogan to the cellar. And together they dug up
to the suitcase. Took it to the living room, opened it, so that it had
not been touched-that it really did hold a small fortune. Bills, bills,
bills!
Mr. Hogan closed the suitcase.
“And now, Mr. Rogers,” he announced, in this best official
manner, “Johnson and I must run along. The chief wants a report
– quick. We have to catch the rest of the robbers. I’ll keep in
touch with you.”
He picked up the suitcase and rose. Mr. Burns also rose.
Mr. Rogers also rose. The trio walked to the door. Mr. Rogers
opened in. “Come in boys,” he said pleasantly. And in walked
three men. Large men. Strong men. Men in police uniform who
without fear, stared at Mr. Hasty Hogan and Mr. Blackie Burns.
“What does this mean Mr. Rogers?” asked Mr. Hogan.
“It’s quiet simple,” said Mr. Rogers. “It just happens that I
am the Chief of Police!”
 “Çok iyi” diye geldi Sayın Rogers’ın sesi “sizi
bekleyeceğim.”
“Ve Bay Rogers” diye Hogan devam etti “Lütfen bu
aramızda kalsın. Kimseye birşey söylemeyin, sizinle
görüştüğümüzde nedenini anlayacaksınız.” dedi.
Eve giderken, Hogan Burns’e kendi fikrini açıkladı. On
dakika içinde Çavuş Simpson ve Dedektif Johnson şaşkın Bay
Rogers’la konuşuyorlardı. Rogers ufak yapılı bir adamdı. oldukça
önemsiz biri. Mat mavi gözleri, büyük olmayan bir çene .
Sevecen bir suratı vardı. Gergindi- Belli ki kötü bir şekilde
korkmuştu.
Bay Hogan bütün hikayeyi anlattı. Biraz değişik, hatta
bayağı değişmiş olarak. Ve Rogers şaşırdı ama hoşuna da gitti.
Hogan’a bodruma kadar eşlik etti. Ve beraberce çantayı
çıkardılar. Çantayı oturma odasına taşıdılar, çantayı açtılar ve
içinde gerçekten küçük bir servet taşıyan çantaya hiç
dokunulmamış oldugunu gördüler. Paralar, paralar, paralar!
Hogan çantayı kapattı.
En ciddi tavrıyla “Ve şimdi Rogers, Johnson’la ben
gitmeliyiz. Şef bizden hemen bir rapor istiyor. Hırsızların geriye
kalanlarını da yakalamak zorundayız. Sizinle irtibatta
olacağım.”dedi.
Hogan çantayı aldı ve ayağa kalktı. Burns de ayağa kalktı.
Rogers da ayağa kalktı. Üçlü kapıya doğru yürüdü. Rogers
kapıyı açtı. Memnuniyetle “Buyrun beyler !” dedi. Ve içeri üç
adam girdi. İri yapılı, güçlü adamlar. Polis üniformalı adamlar
korkusuzca Hasty Hogan ve Blackie Burns’e dik dik baktılar.
Hogan “Bu ne demek oluyor, Sayın Rogers?” diye sordu
“Oldukça basit” dedi Rogers. “Şöyleki ben buranın polis
şefiyim !”