KIRMIZI BALONLAR

Paylaş...
Share on Facebook0Tweet about this on Twitter0Share on Google+0Pin on Pinterest0
RED BALLOONS
Elmer Davis(İngilizce)
KIRMIZI BALONLAR
Elmer Davis(Türkçe)
Lundy told himself afterward that he had been tempted
beyond his strength. In fact, he had never been really
tempted before, for he had never had such an opportunity. He
had gone to the bank – the branch bank in the poor, rundown
neighborhood to which he had recently moved – to cut a coupon
from his last bond; all the rest of his bonds and his money he had
lost in his crazy attempt to make on stock market so that he
could give up his job and live in Florida. He took his safe depositbox
to one of the booths where people shut themselves in while
they open their safe-deposit boxes in order to cut coupons or to
put in or remove valuables. The booth had just been vacated by
a fat woman wearing many jewels who had left it covered with
torn papers.
A little annoyed, Lundy brushed away the torn papers –
and came upon an envelope filled with money which the fat
woman had obviously overlooked. A bank failure in the town had
recently frightened many people; the fat woman looked like the
sort of person who would turn her bank balance into cash and
lock it up in her safe-deposit box. Lundy half opened the door to
call her back and saw her walking out of the bank. Quickly he
shut the door, counted the money. Nearly thirty thousand dollars;
enough to keep a man comfortably live in some little Florida town
for the rest of his life.
Quickly, Lundy slipped the envelope into his inside pocket.
Then he left the bank, crossing the street into a little park
with a high iron fence around it. It was, he knew, a private park,
the possession of the old families that had once lived on the
square; at night its gates were locked, a watchman guarded it.
But by day it was open to all. He sat down on a bench, trembling
Lundy, kendi kendine, gücünün üstünde zorlandığını
düşünüyordu. Aslında, daha önce eline böyle bir fırsat
geçmediği için, gerçek anlamda hiç bu kadar çalışmamıştı. Kalan
son çekinden bir kupon kesmek için, yeni taşındığı fakir ve
döküntü bir muhitte bulunan banka şubesine gitti. Kalan bu son
çekten önce sahip olduğu bütün gayri menkulünü ve parasını, bu
işi bırakıp Florida’da yaşamak maksadıyla, daha çok kazanmak
için yatırdığı borsada kaybetmişti.
Şahsi güvenlik kasasını alarak, insanların kasalarını
rahatça açabilmeleri, kupon kesebilmeleri, para ve değerli eşya
koyabilmeleri veya alabilmeleri ve bu işi yaparken yalnız
kalabilmelerini sağlayan kabinlerden birine girdi. Kabinden, az
önce bir çok mücevheri olan şişmanca bir kadın, içeride yırtık
kağıt parçaları bırakarak çıkmıştı.
Durumdan oldukça rahatsız olan Lundy kabine girdi ve
yırtık kağıt parçalarını kenara itti ve o sırada, şişman kadın
tarafından düşürüldüğü açıkça belli olan parayla dolu zarfı gördü.
Son zamanlarda, şehirde bir bankanın batması çok korkutmuştu.
Şişman kadın da, bu korkudan dolayı, banka hesabını nakide
çevirip, şahsi güvenlik kasasına saklama eğiliminde olan birine
benziyordu. Lundy, bayanı geri çağırmak için kapıyı yarı araladı
ve onu bankadan çıkarken gördü. Süratle kabinin kapısını kapattı
ve Parayı saydı. Neredeyse otuz bin dolar vardı. Bu para, bir
insanın kalan bütün hayatını Florida’da geçirmesine yetecek bir
miktardı.
Zarfı çaktırmadan ceketinin iç cebine koydu.
Bankadan çıktı ve caddenin karşısında yüksek demir
çitlerle çevrili küçük parka gitti. Park, Lundy’nin bildiği kadarıyla
özel bir parktı ve daha önce bu arazide yaşamış eski ailelerin
mülküydü. Geceleri kapıları kilitlenirdi ve bir bekçi onu korurdu.
Gündüzleri herkese açıktı. Kış rüzgarında titreyerek bir banka
 


in the winter wind; the envelope in his pocket felt like a piece of
hot metal.
What a fool he had been! He had thought when he took it
that it wouldn’t be missed for a month – not until the woman
came again to cut coupons. But if she kept all her money in her
safe-deposit box she might come back and find it missing
tomorrow – this afternoon. The bank employees would
remember Lundy – he had recently rented his safe-deposit box;
they might remember that he had followed her into the booth. If
he gave up his job now and left for Florida, that would be a
confession. But tonight, tomorrow, he might be questioned, his
rooms examined. Where could he hide the money?
His throat was dry; he got up, walked to the center of the
park, where he had seen a drinking fountain. Unable to decide
what to do, he stared at the drinking fountain, at its tall concrete
base. Then his eyes narrowed; the base was broken on one side
– a hole big enough to put your hand through. Inside, there was
a dark space where no one would think of looking for anything;
where a man who had hidden something could come back and
get it almost anytime.
Beside the drinking fountain, Lundy kneeled down;
anyone who had passed would have seen only a man with an
unbuttoned overcoat hanging loose about him, kneeling down,
tying his shoe. But when he went on, the envelope of money no
longer lay like a piece of hot metal in his pocket. He had hidden it
in the hole at the base of the drinking fountain.
That evening two detectives from police headquarters
came to see him, to question him very politely and he met them
smiling.
“Yes, yes,” he said. “There was a fat woman in the booth
just before me; she left it covered with torn pieces of paper and I
brushed them aside into the wastepaper basket. Find out where
the wastepaper basket went, and you’ll probably find the money.
oturdu ama cebindeki zarf ona, sıcacık bir parça maden gibi
geliyordu.
Yürürken, ne kadar aptalca davrandığını düşündü. Zarfı
aldığı zaman, kadın tekrar kupon kesmek için bankaya gelinceye
kadar, yani hemen hemen bir ay boyunca paranın
kaybolduğunun farkına varılamayacağını düşünmüştü. Ama
kadın bütün parasını kasasında saklıyorsa, yarın, hatta bugün
öğleden sonra bankaya gelip, paranın kaybolduğunu
farkedebilirdi. Banka görevlileri de Lundy’nin kasası ile birlikte,
şişman kadından sonra, onun çıktığı kabine girdiğini
hatırlayabilirlerdi. Eğer hemen işini bırakıp Florida’ya giderse
hata ederdi. Ama bu akşam veya yarın sorgulanabilir ve evi
aranabilirdi. Parayı nereye saklayabilirdi?
Boğazının kuruduğunu hissetti ve parkın ortasında
gördüğü çeşmeye doğru ilerlemeye başladı. Ne yapacağına
karar veremez bir halde, çeşmeye ve onun uzun taban taşına
bakıyordu. Birden gözleri kısıldı. Tabandaki taşın bir tarafında,
bir elin rahatlıkla girebileceği genişlikte ve yeterince derin bir
yarık olduğunu farketti. Yarığın içi karanlıktı ve hiç kimsenin
aklına burada bir şey aramak gelmezdi ve hiç kimse burada bir
şey olduğunu göremezdi. Buraya herhangi bir şey saklasanız,
daha sonra istediğiniz zaman gelip alabilirdiniz.
Lundy, çeşmenin hemen önüne diz çöktü. Oradan geçip,
onu gören birisi, sadece çökmüş ve ayakkabılarını bağlayan,
düğmeleri iliklenmemiş bir parka giyen bir adam görecekti.
Gittiğinde zarf cebinde bir sıcak metal gibi değildi. Yavaşça para
dolu zarfı cebinden çıkarıp, çeşmenin altında bulduğu boşluğa
sakladı.
O gece, Polis merkezinden iki dedektif, Lundy’yi görmeye
ve sorgulamaya geldi. Lundy onları güler yüzle karşıladı.
“Evet, evet” dedi. “Benden önce kabinde şişman bir bayan
vardı. Kabinden, yırtık kağıt parçaları bırakarak çıktı. Ben de o
kağıt parçalarını çöp sepetine attım. Çöp sepetine bakın.
Muhtemelen, parayı orada bulursunuz.
No, I’ve no objection at all if you want to look around here just to
satisfy yourselves.
Afterward he wondered whether he had not overdone it.
They went away apparently convinced, but he couldn’t feel safe.
He had better live the money where it was, for a while. There
wasn’t a chance in a million that anyone would look into the
broken drinking fountain. There was no hope of his recovering
the money at night: the park gate was locked; the watchman was
on duty. Someday, when no one was near, he would kneel down
as if to tie his shoe –
As he entered the park next morning, he saw something
like a red cloud just above the drinking fountain. A red warning of
danger. He became very nervous but then saw that it was only a
group of toy balloons held by an old man. Lundy had never seen
anyone selling balloons here in the three weeks in which he lived
nearby; business couldn’t be good, the old man would soon live.
But when Lundy came back at evening, he was still there in the
same spot near the drinking fountain.
Lundy looked at him in passing; he was old but he looked
strong. He might be a younger man in disguise – not a seller of
balloons; he might be a detective placed there to watch him.
Lundy went home trembling. No one could have seen him put the
money away – but suppose that by some accident the money
had been found. The police would know that the thief must come
back for it; thus they had left a man on guard. But had they left
the money there in order to trap him?
The next morning the balloon-seller was still there. That
day Lundy went to the bank and risked a question. No, said the
manager of the bank, they hadn’t found the money, but they
expected to find it. It seemed to Lundy that the manager looked
at him in a rather suspicious manner.
That evening he spoke, in passing, to the balloon-seller.
 Hayır; eğer sizi rahatlatacaksa evin her yerini arayabilirsiniz..”
Sonra, sanki biraz fazla abarttığını düşündü. Dedektifler
inanmış şekilde evden ayrıldılar ama Lundy, hala kendisini
güvende hissetmiyordu. Parayı, bir süre sakladığı yerde
bırakması iyi olurdu. Nasıl olsa, parayı onun sakladığı yerde
kimse bulamazdı. Gece, parayı bıraktığı yerden alma şansı
yoktu. Çünkü, park kilitliydi ve bir de güvenlik görevlisi vardı. Bir
gün gündüz vakti, etrafta kimsecikler yokken, çeşmenin öününde
ayakkabısını bağlıyormuş gibi eğilecek ve…
Ertesi sabah parka girdiğinde çeşmenin üzerinde kırmızı
bir bulut gördü. Kırmızı bir tehlike uyarısı… Lundy, önce çok
sinirlendi. Ancak, bu kırmızılığın sebebinin yaşlı bir adamın
elindeki bir grup balon olduğunu gördü. Lundy, o çevrede
geçirdiği üç hafta boyunca bu parkta hiç kimsenin balon sattığını
görmemişti. Bu parkta balon satmak o kadar karlı bir iş olamazdı
ve yaşlı adam nasıl olsa yakında giderdi. Akşam üstü tekrar
parka geldiğinde, yaşlı adamın hala çeşmenin dibinde olduğunu
gördü.
Lundy, adama bakarak yanından geçti. Oldukça yaşlı
birisiydi ama kuvvetli görünüyordu. Yaşlı bir balon satıcısı
kılığında genç bir adam olabilirdi. Lundy’yi takip etmek için
görevlendirilmiş bir dedektif olabilirdi. Lundy eve döndüğünde
titriyordu. Kimse parayı koyarken onu görmüş olamazdı. Ancak
para kazara da olsa bulunmuş olabilirdi. Polis de, hırsızın parayı
koyduğu yerden almak için tekrar geleceğini düşünerek, birisini
gözetlemesi için bırakmış olabilirdi. Peki, onu tuzağa düşürmek
için parayı yerinde bırakmış olabilirler miydi?
Ertesi sabah balon satıcısı hala oradaydı. Lundy bankaya
giderek kendisini riske atacak bir soru sordu. Banka müdürünün,
soruya cevabı olumsuzdu. Para bulunamamıştı ama
bulacaklarını umuyordu. Lundy, banka müdürünün kendisinden
şüphelendiğini hissetti.
Lundy, o akşam geçerken, balon satıcısı ile konuştu:
 “You work late, eh? Business must be good.”
“Not so good. But I stay around until they lock the gates each
night and the watchman arrives to guard the place.”
There was not a moment when the fountain was not being
watched. That was the first night that Lundy couldn’t sleep. In the
morning the red cloud was still there, hanging above his
treasure.
Well, if business was bad, the balloon-seller would soon
leave and go somewhere else to sell his balloons. Lundy waited
there more days, in which he saw, morning and evening, that red
sign of danger. He couldn’t stand this much longer: a balloonseller,
staying in a place where Lundy had never seen before,
couldn’t be a balloon-seller. But, there was one chance, if the
police had left the money. Policeman in uniform seldom came
here; Lundy could wait for his chance until there was no one
around, attack the balloon-seller, knock him out, take the money,
and escape before anyone came.
And so he waited his chance, found the old man alone,
walked up to him, pretended to by a balloon, then hit him,
straight and hard on the jaw. Down went the old man – down and
out; down went Lundy on his knees, his arm reaching into the
hole at the base of the fountain.
Up into the air went a dozen red balloons, release from
the old man’s hand as he fell; a dozen sudden red danger
signals which could be seen everywhere in the park and from the
nearby streets as well. As Lundy rose, pushing the money into
his pocket, he saw a policeman coming up; he turned only to
face another, tried to walk away coolly –
“Here!” said the policeman. “What’s the matter with old
Joe?”
“I don’t know. I’ve done nothing.” But the balloon man was
talking now, explaining to the policeman what had happened.
The policeman turned toward Lundy, severe.
 “Geç saatlere kadar çalışıyorsunuz, işler iyi olsa gerek”
dedi.
“Hayır, çok iyi değil ama her gece kapılar kapanıncaya ve
bekçi gelinceye kadar buralarda duruyorum” diye karşılık verdi
balon satıcısı.
Çeşmenin, hiç kimse tarafından görülmediği, bir an bile
yoktu. Her an balon satıcısı tarafından görülüyordu. O gece
Lundy’nin uyuyamadığı ilk geceydi. Ertesi sabah kırmızı bulut
hala orada, hazinesinin başında duruyordu.
Aslında, eğer işler kötüyse, balon satıcısı yakında
buradan ayrılıp, başka bir yere gitmek zorunda kalacaktı. Lundy,
günlerce bekledi ve her gün kırmızı tehlike işaretini orada gördü.
Bu duruma dayanamadı. Daha önce bu civarda hiç görmediği bir
balon satıcısının, sürekli burada beklediğine göre, gerçek bir
balon satıcısı olamazdı. Eğer polis, parayı orada bırakmışsa hala
bir şansı vardı. Üniformalı polisler buraya pek gelmezlerdi.
Etrafta hiç kimse yokken, balon satıcısına saldırıp onu yere yıkar,
parayı alır ve birileri gelmeden kaçabilirdi.
Lundy, uygun fırsatı kolladı. Yaşlı adamı tek kaldığı bir
anda, balon alıyormuş gibi yaparak ona doğru yürüdü. Adamın
doğruca çenesine, sert bir yumruk attı. Yaşlı adam yere düştü ve
sersemledi. Lundy, hemen diz üstü çökerek çeşmenin
tabanındaki yarığa doğru elini uzattı.
Bu arada, yere düşen yaşlı adamın elinden kurtulan
balonlar gökyüzüne doğru yükseldi. Parktaki ve caddedeki
insanlar tarafından rahatlıkla görülebilecek bir düzine tehlike
işareti Lundy için büyük tehlike oluşturacaktı. Lundy, parayı
cebine koyup ayağa kalkarken dönüp bir polis ile göz göze geldi.
Sakin yürümeye çalışırken karşısına başka bir polis çıktı.
“Bak hele!” diye bağırdı polis. “Yaşlı Joe’nun nesi var?”
“Bilmiyorum, ben bir şey yapmadım” dedi Lundy. Fakat
yaşlı balon satıcısı kendine gelmiş ve olup biteni anlatmaya
başlamıştı bile. Polis, sertçe Lundy’ye doğru dönerek, kızgın bir
tavırla sordu:
 “What’s the idea of knocking down an old man that’s just
out of the hospital?”
“Just out of the hospital?” Lundy asked.
“Sure. He’s been sick for a month. Haven’t you noticed
that for the past month he hasn’t been here, at his regular place
near the fountain? First time he’s been away for twenty years….
Hey, you – take your hand out of that pocket! Oh, it isn’t a
gun? Just papers? Well, come along with me and show them to
the captain at police headquarters.”
 “Hastaneden daha yeni çıkmış bir yaşlı bir adama ne diye
vuruyorsun?”
Lundy şaşırdı: “Hastaneden yeni çıkmış mı?” diye sordu
“Elbette. Joe bir aydır hastaydı. Bir ay boyunca mekanı
olan bu çeşmenin yanının boş olduğunu farketmedin mi? Yirmi
yıldır ilk defa yerinden ayrılmıştı…”
“Hey sen! Elini hemen cebinden çıkar! Silah değil, değil
mi? Sadece kağıt mı cabindeki? Neyse benimle merkeze kadar
gelip onları komsere bir göster bakalım.”