Büyük Fırsat

Paylaş...
Share on Facebook0Tweet about this on Twitter0Share on Google+0Pin on Pinterest0
The Big Chance
Frederick Lang(İngilizce)
Büyük Fırsat
Frederick Lang(Türkçe)
 He wasn’t the kind to pick a secretary by the color of
her hair. Not Bill Hargrave. Both Paula and Nancy
had been smart enough to know that. And for some time
everyone in the office had known that one of them, Paula or
Nancy, was going to get the job. In fact, the decision would
probably be made this afternoon. Hargrave was leaving town and
wanted to settle the matter before he left.
The two girls could see him from their desks outside his
office. Maybe it was only some correspondence that he was
looking at with cool, keen eyes. But for a moment his finger
seemed to pause above those two efficient little pushbuttons. If
he pressed the left one, it would be Paula’s pulse which would
begin to beat faster.
Paula couldn’t keep her eyes off that light on her desk.
She kept making mistakes in her typing and nervously taking the
sheets of paper out in order to start all over again.
She leaned across her typewriter and said to Nancy, “The
boss is all dressed up today. He must be going on a special trip.”
She was just talking to relieve her nervousness. Nancy
took her time about answering. She wasn’t used to having Paula
talk to her in such an intimate tone. Not since they’d learned a
month ago that they were both in line for a promotion, for the
important job as Bill Hargrave’s secretary.
“He does look nice.”
Hargrave was young and outside of office hours he was
said to be human. But that wasn’t why he’d gotten to be one of
the important officials of the company until they saw him one day
in one of the top executive positions.
O bir sekreteri saçının rengine bakarak seçecek tipte
biri değildi. En azından Bill Hargrave böyle değildi.
Hem Paula, hem de Nancy bunu bilecek kadar zekiydiler. Ve bir
süredir de bürodaki herkesin bildiği gibi içlerinden biri, Paula
veya Nancy, işi alacaktı. Aslında, karar muhtemelen bu öğleden
sonra verilecekti. Hargrave kasabadan ayrılıyordu ve gitmeden
önce meseleyi halletmek istiyordu.
Kızların ikisi de, çalışma odasının dışındaki masalarından
onu görebiliyorlardı. Belki de patronlarının sakin, keskin gözlerle
baktığı sadece bir mektuptu. Ama bir an için parmağı, o iki küçük
işlek çağrı düğmesinin üzerinde durur gibi oldu. Eğer soldakine
basarsa, daha hızlı atmaya başlayacak olan nabız Paula’nınki
olacaktı.
Paula gözlerini masasının üzerindeki ışıktan
ayıramıyordu. Daktiloda hata yapmaya ve herşeye baştan
başlamak için gergin bir şekilde kağıtları çıkarmaya devam etti.
Daktilosunun üzerinden eğildi ve Nancy’ye, “Patron bugün
baştan aşağıya iyi giyinmiş. Özel bir geziye gidiyor olmalı” dedi.
Sadece gerginliğini yatıştırmak için konuşuyordu. Nancy
cevap vermekte acele etmedi. Paula’nın, kendisiyle böyle samimi
bir ses tonuyla konuşmasına alışkın değildi. Özellikle de, bir ay
önce her ikisinin de Bill Hargrave’in sekreterliği gibi önemli bir işe
terfi etmek için aday olduklarını öğrenmiş olmalarından beridir.
“Hoş görünüyor.”
Hargrave gençti ve mesai saatlerinin dışında insancıl
olduğu söylenirdi. Ama onu, bir gün şirketin üst yönetici
mevkilerinde birinde görene kadar şirkette önemli biri olması
gerektiğinin sebebi bu değildi.
 


 The two girls saw him get up from his desk and walk to
the doorway of his office. He stood there with one hand in a
pocket of his blue flannel suit. There was a small white flower in
his buttonhole and the usual keen, unrevealing smile on his face.
“Did you send for the tickets?” he asked Nancy.
“I got the tickets all right,” she answered, “but…and she
tried to smile in the same hard way the boss did. She looked
about as hardboiled as a white kitten. “But there just aren’t any
staterooms to be had,” she told him. “Not for love or money.”
The boss was certainly disappointed. Anybody could see
that.
“Suppose I try it?” Paula suggested quickly.
And for the next ten minutes, half the office employees
could hear Paula telling the ticket agent exactly what she thought
of him.
“Listen,” she said, “I don’t care whose reservations you
have to cancel…”
Well, the job was worth going after. There was the salary,
for one thing. And there was the prestige. The boss’s secretary
knew a great deal about the business. And there were the
interesting people she got to talk to. The important people. And
the boxes of perfume, flowers, and candy they often left on her
desk.
And there was Bill Hargrave for a boss. Young and clever
and attractive. That was a factor, too. Because in the advertising
business you called the boss “Bill,” and he called his secretary
“Nancy” or “Paula” and took her to dinner on the company
expense account.
 Kızların ikisi de onun masasından kalktığını ve çalışma
odasının girişine doğru ilerlediğini gördü. Orada, bir elini mavi
kadife takım elbisesinin ceplerinden birine sokmuş olarak ayakta
durdu. Ceketinin yakalarından birinde küçük, beyaz bir çiçek ve
yüzünde her zamanki zeki, kendini açığa vurmaz gülümsemesi
vardı.
“Biletleri istettiniz mi? diye sordu Nancy’ye.
“Biletleri hallettim,” diye yanıtladı Nancy, “ama… ve patron
gibi aynı ciddi ifadeyle gülümsemeye çalıştı. Beyaz bir kedi
yavrusu kadar çaresiz göründü o an. “Ama ayırtabileceğimiz hiç
özel kompartman kalmamış,” diye açıkladı ona. “Mümkünatı
yok.”
Patron kesinlikle hayal kırıklığına uğramıştı. Bunu herkes
farkedebilirdi.
“Bir de ben deneyim mi?” diye çabucak bir teklifte bulundu
Paula.
Ve sonraki on dakika boyunca ofis çalışanlarının yarısı,
Paula’nın bilet satış görevlisine kendisi hakkında ne
düşündüğünü söylemesini duyoyorlardı.
“Dinleyin,” diyordu, “Kimin rezervasyonlarını iptal etmek
zorunda kaldığınız hiç umurumda değil…”
Eee, iş peşinden koşmaya değerdi. Bir kere, maaşı iyiydi.
Ve saygınlığı vardı. Patronun sekreteri, işler hakkında oldukça
fazla bilgiye sahip olurdu. Ve konuşmak durumunda kaldığı ilginç
insanlar vardı. Önemli kişiler. Ve bu kişilerin sık sık masasının
üstüne bıraktığı kutular dolusu parfüm, çiçek ve şekerler.
Ve Bill Hargrave vardı patron olarak. Genç ve zeki ve
çekici. Bu da bir etkendi. Çünkü, reklamcılık işinde patronuna
“Bill” diye seslenirdin, ve o da sekreterine “Nancy” veya “Paula”
derdi ve onu şirket giderleri hesabından ödenen akşam
yemeklerine götürürdü.
 It was all strictly business, but it seemed intimate and
informal.
Both Paula and Nancy knew about those dinners. Bill had
tried to be fair. He would ask Paula to stay one night, and it
would be Nancy’s turn the next night.
But Paula had been smart. She had soon learned how
impersonal Bill Hargrave could be, even at those intimate
dinners. About as personal as one of those advertisements that
says, “This means you.” And she saw how much harder to
please he was during the overtime hours- more irritable, more
inclined to be critical in his manner.
So when Nancy had said, “I don’t mind staying nights,
really. I know Paula usually has a date. She’s popular with the
men…” well, Paula had been glad to let it go at that. She’d been
quick enough to see that neither of them was going to get the job
simply on a basis of physical attractiveness, and she was right.
Paula didn’t need any lessons when it came to office
politics. She was the one who was always busy when someone
of little importance in the office wanted his material typed. “Sorry,
but it’s impossible, Jack. Why not ask Nancy?”
And they did ask Nancy. It left Paula free to do Bill
Hargrave’s work in a hurry. She was never too busy for Mr. Bill’s
work.
When Hargrave finally pressed one of those buttons it was
at Paula’s desk that the light went on. She started to make a
grab for her notebook, but she quickly took out her mirror first.
Then she grabbed up her notebook and an envelope that was on
her desk.
 Bu mutlak suretle, tamamen işin bir parçasıydı, ancak
biraz samimi ve gayri resmi görünürdü.
Hem Paula, hem de Nancy bu akşam yemeklerini iyi
biliyorlardı. Bill adil olmaya çalışmıştı. Bir akşam Paula’dan
kalmasını rica ederdi, ve sonraki akşam yemek sırası Nancy’ye
gelirdi.
Ama Paula akıllı hareket etmişti. Bill Hargrave’in o samimi
akşam yemeklerinde bile ne kadar mesafeli olabildiğini hemen
öğrenmişti. Şu içlerinden birinde aşağı yukarı “Bu sen demeksin”
diyen reklam kadar mesafeliydi. Ve onu fazla mesai sırasında
memnun etmenin nasıl daha da zor olduğunu gördü_ daha
asabi, hareketlerinde eleştirici olmaya daha fazla eğilimli.
Ve tabii Nancy “Akşamları ben kalabilirim, gerçekten.
Paula’nın genellikle bir randevusu olduğunu biliyorum. Erkekler
arasında oldukça meşhur…” dediğinde, Paula olayın böyle
gelişmesine izin vermekten hoşnut olmuştu. Paula, ikisinin de bu
işi sadece fiziksel çekicilikleri ile elde edemeyeceklerini görmekte
gecikmemişti, ve haklıydı.
İş, büro politikalarına geldiğinde, Paula’nın hiç bir derse
ihtiyacı yoktu. Büroda fazla önemli olmayan biri notlarını daktilo
ettirmek istediğinde her zaman meşgul olan hep oydu.
“Üzgünüm, ama imkansız Jack. Neden Nancy’den
istemiyorsun?”
Ve onlar da Nancy’ye rica ederlerdi. Bu Paula’ya, Bill
Hargrave’in işlerini daha acele yapma özgürlüğünü getirdi. O,
Bay Bill’in işleri için asla çok meşgul değildi.
Hargrave en sonunda şu düğmelerden birine bastığında,
ışığı yanan Paula’nın masasıydı. Not defterini kapmak için
hareketlendi, ama daha önce çabucak aynasını çıkardı. Sonra
defterini ve masasının üzerindeki bir zarfı aldı hemen.
 As for Nancy, what else could she do but sit there with her
pretty blonde head bent over her typewriter? Nancy was a
natural blonde, and that seemed the best way to describe her.
She just didn’t seem to know any tricks such as Paula did
for making herself more popular with the boss.
The moment Paula got inside Hargrave’s office he asked
about that stateroom.
“Any luck, Paula?”
Paula wasn’t dumb. It was the little things that would count
with Mr. Bill. Orchestra seats at the theater when an important
client was in the town and the show was sold out. Or a stateroom
when there were “no staterooms to be had for love or money.”
She handed him the envelope. It contained the two sets of
tickets. “That’s your stateroom number on the outside,” she said
in a businesslike way.
She had on a blue flannel suit something like Bill’s, and it
was clear he thought she looked pretty smart in it.
“Don’t forget the time,” she added, “eight-fifteen.”
Hargrave smiled. “So there were no staterooms for love or
money, eh?”
He looked again at the number of his stateroom and he
put the envelope carefully in his inside pocket.
Then he told her. She was going to have a new job. He
mentioned the salary, too. He didn’t neglect to mention the
salary.
She took it just right- in a very businesslike manner. Just
enough of gratitude.
 Nancy’ye gelince, sapsarı kafası daktilosunun üzerine
bükülmüş bir şekilde orada öylece oturmaktan başka ne gelirdi
elinden? Nancy doğal bir sarışındı, ve bu onu tanımlayabilecek
en iyi ifadeydi.
Sadece, Paula’nın kendini patrona daha da yakınlaştırmak
için başvurduğu hilelerin hiç birini biliyor gibi görünmüyordu.
Paula patronun çalışma odasına girdiği anda, Hargrave şu
kompartman konusunu açtı.
“Hiç şansımız var mı, Paula?”
Paula aptal değildi. Mr. Bill için önemli olan Ufak
ayrıntılardı. Önemli bir müşteri kasabadayken, tüm biletlerin
satıldığı bir tiyatro salonunda orkestra gösterisi için yer
bulabilmek gibi. Veya “ayarlanmasının mümkün olmadığı” bir
zamanda bir kompartman.
Ona zarfı uzattı. İçinde iki kişilik bilet vardı. “Bu salonun
kenarındaki kompartmanınızın numarası,” dedi ciddi bir ifadeyle.
Üzerine Bill’inkine benzer mavi kadife bir takım elbise
giymişti, ve bu elbise içinde patronun onun çok güzel
göründüğünü düşündüğü aşikardı.
“Saatini unutmayın” diye ekledi, “sekiz-onbeş.”
Hargrave gülümsedi. “Güya kompartman ayarlamak
mümkün değildi, ha?”
Kompartmanının numarasına tekrar baktı ve zarfı dikkatli
bir şekilde iç cebine koydu.
Sonra ona söyledi. Yeni işi o alacaktı. Maaştan da
bahsetti. Maaştan bahsetmeyi ihmal etmedi.
Paula bunu tam anlamıyla uygun bir şekilde-çok ciddi bir
tavırla- kabul etti. Sadece yetecek kadar bir minnettarlıkla.
 And then, the old sportsmanship. How sorry she felt
about Nancy. She didn’t look sorry
And neither did Bill. He told her it was okay, that she
shouldn’t worry about Nancy, that Nancy wasn’t made for the job
anyway, and that besides, he and Nancy were leaving on their
honeymoon tonight. Tonight at eight-fifteen.
 Ve sonra, şu eski sportmenlik. Nancy için ne kadar da
üzülüyordu. Aslında pek de üzgün görünmüyordu.
Ve Bill de üzgün görünmüyordu. Ona her şeyin yolunda
olduğunu, Nancy için endişelenmemesi gerektiğini, nihayetinde
Nancy’nin bu işe uygun olmadığını, ve bunun yanısıra, o ve
Nancy’nin bu akşam balayına çıkacaklarını söyledi. Bu akşam,
saat sekiz-onbeşteki trenle.